|
ISBN 975-6720-00-X Ebat 21x13,5 Saysa sayısı: 144
iCiNDEN BiR BÖLÜM
Allah Sevgisi HARİS B. ESED el-MUHÂSİBÎ (ö. 243 h. / 857 m.)
Bana Ebû Muhammed b. Ahmed -kendisiyle görüşmem¬den önce yazarak- haber verdi. Yine O'ndan bana Osman b. Muhammed el-Osmânî bildirdi. O da Ebû Abdillah Ahmed b. Abdillah'ın şöyle dediğini rivayet etti: Hâris b. Esed (el-Muhâ¬sibî)’den şöyle işittim: Muhabbetin evveli tâattir. Fakat tâat Aziz ve Celil olan Efendiye (Allah'a) duyulan sevgiden ayrı bir şeydir. Zira tâat sevginin başlangıcıdır. O (Allah) onlara (kullarına) nefsini bildi¬rir, kendine tâate götürür. Ve onlara muhtaç olmamakla birlikte kendini sevdirir. Böylece muhabbeti, kendi kılar ve sevenlerinin gönüllerine yerleştirir. Sonra apaçık (İlâhî) nûru, onların kalple¬rinde kendisine olan muhabbet nurunun şiddetinden dolayı, (sevenlerinin) lafızlarında gizler. (Allah) onlara bunu yapınca, onlardan memnûn olması sebebiyle onları meleklerine arz eder. Öyle ki kendilerinden râzı olduğu bu (kullarını) semâvâtın tüm tabakalarındaki (melek)lerine sevdirir. Onları yaratmadan ve onlar kendisine hamd ve (ibâdet) etmeden evvel şânlarını mah¬lûkâtı arasına yayar. Zira O, bunların üzerine yazdığı (kadere) ulaşacaklarından ezeli bilgisiyle haberdârdır. Sonra onları mahlûkatının önüne çıkartır (yaratır) ve mahlukatın kalplerini onlara râm eder. Sevgiyle kavuşmaya bağlı olan gayblarının hazinelerini onların kalplerine emânet eder. Ne zaman ki Allah onların ve onlar vasıtasıyla mahlukâtın (manevi) ihyâsını murâd eyler, onların gayretlerini kendilerine teslim (ve iâde) eder. Sonra onları ma'rifet ehlinin kürsîsine oturtur. Onlar da marifet(-i İlâhî)den, marazların marifetini (bilgisini) çıkartırlar ve O'nun (Hakk’ın) marifetinin nûruyla (marazların) devâlarına bakarlar. Sonra (Hak) onlara marazın nereden kaynaklandığını, (Hakk’ın) kalplerinin neyin yardımıyla iyileştirebileceklerini ta'rif eder. Sonra onlara marazları gidermelerini emreder. Mutâlebe esnâ¬sında rıfkla davranmalarını işaret eder, hacetlerini istediklerinde duâlarını kabul edeceğine kefil olur. Şânı yüce ve yüksek olan O, şöyle der (onlara): "Ey reh¬berler topluluğu size beni kaybetmiş bir hasta geldiğinde onu tedâvi edin. Benim hizmetimden kaçan biri geldiğinde onu (bana) geri döndürün. Benim kudret ve nimetlerimi unutmuş biri geldiğinde ona hatırlatın. Ben sizi muhatap aldım, zira Ben Hâlîm 'im ve Halîm olan ancak halîmleri istihdâm eder." O (Hak) muhabbeti battâl (aylak)lara vermez. Zira mu¬habbetin yalnız kendisine olmasını ister. Çünkü muhabbet O'ndadır ve onunla olur. Dolayısıyla Allah'a sevgi muhkem ve sapasağlam bir sevgidir. Bu sevgi, kalp ve lisânla Allah'ı sürekli anmak, O'na şiddetle ünsiyet sahibi olmak, Allah'tan meşgul eden her meşgaleye ilgiyi kesmek, (O'nun) nimet ve ihsanlarını düşünmektir. Böylece, Allah her kime kendisini cûd, kerem ve ihsanı ile tanıtmışsa o kişi Allah'ı böyle bilir. Yer yüzünde ya¬ratılmış her şey onun emrine verilmiştir ve bu kişi Allah ka¬tında her şeyden mükerremdir. Ma'rifet(ullah) büyüyüp kararını bulunca Allah'tan havf depreşir, recâ ise sâbitleşir. (Sevenler) neden dolayı korku duyarlar, neden dolayı recâ (ümit) ederler? Kalplerinin geçmiş günlerde elde ettiklerini kaybetmekten korkarlar. Sonra her sevenin kalbinden ayrılma¬yan bir korku (sevgilinin yüz çevirmesi endişesi) ile korkarlar. (Mahbûbun) onlara ihsan ettiği nimetlere gereğince şükretmeyip bu nimetlerden mahrum olmaktan korkarlar. Böylece havf onla¬rın kalbine iyice yerleşince ve nefsleri umutsuzluğa düşmeye başlayınca da, Allah'ın rahmetinin genişliğini hatırlayarak recâları kuvvetlenir. Sevenlerin recâsı tahkîktir ve vesilelerle (O'na) yaklaşmaktır. Böylelikle (havf-recâ arası olduklarından) O'nun hizmet ve tâatinden kesilmezler ve tüm işlerinde O'nun emrine göre hareket ederler. Zira bilirler ki O, hüsnü nazarla bakacağına kefîl olmuştur. Allah'ın şu ayetine işitmedin mi? "Allah kullarına lutfedicidir." Her ni'met lütuf demektir. (Özellikle) Allah'ın diğer mahluklar dışında hâssaten onu sevmesindeki lütuf âşikârdır. Sevgi bir kulun kalbinde sâbitleşti mi, onun için ne insan ne cin, ne cennet ne cehennem ne de sevgiliden başka her nimet ve ihsanlarını, kendisini sevenlerden defettiği şerleri zikret¬mekte fazilet (ve zevk)i bulur. Tıpkı O'nun, İbrahim Halil aleyhisselâm'ı kendisi için yakılmış büyük ateşten kurtarması gibi ki böylelikle O (cc) kudretinin eserlerini ve kendisini iste¬yene hiçbir karşılık beklemeksizin olan yardımını İbrahim Ha¬lil'e göstermiştir. Kezâ, O'nun velîlerine vaad ettiği kendisine vâsıl olmaları, onların perdelerinin kalkması, herkesin cennetle cehennem ortasında bekleyip şiddetli korkulara duçâr olacağı en korkunç gün (kıyâmet) hüzünlenmeyeceklerine dair Allah'ın vaadini anmaları da böyledir. Hâris dedi ki: Allah'a sevgi, (O'na) şiddetle olan şevktir, denilmiştir. Buna göre şevk, kendi nefsinde maşûku müşâhe¬deyle beraber tekrâr tekrâr anmaktır. Âlimler şevkin vasfı hak¬kında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları demiştir ki, şevk; kalbin sev¬giliyle buluşma saadetini beklemesidir. Bir gün ben Velîd b. Şucâ’ın meclisinde görüştüğüm bir zâta; “(kendisinde) şevk olduğunu iddia eden birinin bu iddiası ne zaman sahih olur?” diye sordum. Dedi ki: “Eğer hâli zamanın âfetlerinden ve nefsi¬nin çirkin arzularından korunmuş ve alı konmuş ise (hakikaten şevk sahibidir).” Bir âlim ne doğru söylemiş: "Eğer müştâk (şevk sahibi) olanlar nefslerini ilzâm etmeseydiler, nefsleri onları mahve¬derdi." Mezellet (çirkin işler), Allah'ın kendisini sevenin kal¬bine yolladığı fâide (ve feyz)lerin tatlılıklarını, siler bitirir and olsun. Dedim ki, “sana göre şevk nedir?” Dedi ki; “bana göre şevk, aslî sevgi üzerine zâid olmayan ve muhabbet nurundan bir kandildir.” Dedim ki “aslî sevgi nedir?” Dedi ki; “İmânın sevgi¬sidir.” Allah Teâlâ müminlerin kendisine olan sevgisine şahâdet etmekte ve şöyle buyurmaktadır; "İmân edenlere gelince, onlar Allah'ı daha şiddetle severler" öyleyse şevkin nuru, sevginin nurundandır. Şevkin fazla olması dostluğun sevgisindendir. Şevk kalpte ancak dostluk nûrundan harekete geçer. Öyleyse Allah bir kulunun kalbinde bu kandili (şevki) parlattığında, kalbin vâdilerinde (şevk) hareket etmez ama onunla aydınlanır. Bu kandili ancak, emân gözüyle (kurtuldum diyerek) bakmak söndürür. Kul (bir kere) amelinde düşmanından (nefs ve şey¬tandan) emin oldu mu ameli terk etmek endişesinden uzaklaşır. Böylece ucub (kendini büyük görme) ona sirayet eder, büyük¬lenme davasıyla özü paramparça olur ve Mevlâ’dan gelecek cezaları hak eder. Allah'ın kendi sevgisinden bir emâneti kendi¬sine emânet ettiği bir kişiye lâyık olan, nefsinin dizginlerini yok olmaya (kendini hiç görmeye) süratle götürecek olan emân sul¬tânına (Allah'a) teslim etmektir. Âbidlerden bir kadın şöyle demiştir: "Vallahi eğer Allah şevk ehline kendisini ulaşmaya götüren bir hâlet ihsân etseydi ve onlar bu hâleti kaybetselerdi, elbette naîm; (kurtuluşu) da kaçırırlardı." Bu kadın âbide, “o hâlet nedir?” diye sorulunca da: "Çoğunlukla nefslerinden ba¬ğımsız olmalarıdır. Hatta onlar kendilerindeki nefse rağmen böyle (ilâhî) nimetlerin gelmesine şaşırırlar, dedi. Bazı âbidlere soruldu: “Kalbindeki Rabb’ına olan sev¬ginden ve ne miktar olduğundan haber ver.” Âbid ise (yalnızca) “benim gibi,” dedi. Burada âbidin kastı şuydu: Kalpte olan her şeyi ölçmek (kendini değerlendirmek) ancak nefsin işe karışma¬sıyla yapılabilir ki, nefs bir işe karışmışsa o işi ancak ifsad edip bulandırır. (Velilerden) Madr el-Kârî'ye denildi ki; “Seven için havf mı evlâdır yoksa şevk mi?” Şöyle cevap verdi; "Bu mesele be¬nim cevap veremeyeceğim bir şeydir. Zîra nefs bir şeye muttali oldu mu onu ifsâd eder.” Bu konuda Abu'l-Aziz b. Abdullah bana şu şiiri inşâd et¬miştir: (Günah) eğer büyülemişse günahkârı, havf ve hüzün onun için evlâdır. Akıl sahiplerinden seçilmişler (abdâl) ve güzîdeler (nücebâ) için ise evlâ olan şevktir. İşte bu sebeple, sevgi şevktir dahi denilmiştir. Zira sen ancak sevgiyle şevk duyarsın. Bu hâlde şevk, eğer aslî sevginin bir parçası (fer') ise şevkle sevgi arasında fark yoktur. Denildi ki: Sevgi (hubb) sevenlerin bedenlerinde ve la¬fızlarındaki şâhid (delîl)lerle bilinir. Onlara ihsân olunan ni¬metlerin (fevaid) kesreti, sevgililerine (habib) dâimi bir şekilde ittisâl (vuslat)dır. Allah bunları (kendine) vâsıl etti mi, bu ni¬meti (devamlılığı) da ihsân eder. Bu (vuslatın) nimetleri zuhûr ettiğinde ise bir gölgenin yahut bir sûretin sevgisini değil, Allah sevgisini bilirler. Seven, sevgilinin şekil ve suretinden öte onu ahlakıyla, hüsn-i delâlet olmak üzere Allah'ın onun lisânına verdiği nimetlerinin çokluğu, kalbine ilham ettikleri, ile bilir. İşte tüm bunlarla birlikte (ilâhî) nimetlerin kökleri onun kalbine yerleşir ve lisânı bu ihsanların dallarını neşreder. Bu nimetler Allah tarafından kendisini sevenlerin kalplerine ulaşır ve (sev¬giliyi) devamlı zikretmenin verdiği şiddetli arılık, tâat yoluyla nefslerini kontrol altına alınır verdiği sürekli uyanıklık ile Allah sevgisinin şâhidleri (delillerini) açığa çıkarır. Bu sebeple denmiştir ki, Allah sevgisinin alâmeti; Allah tarafından bir takım faidelerin kendi sevgisini özel kıldığı şa¬hısların kalplerine hulûl etmesidir. Bazı alimler şöyle inşad etmişlerdir.
O'nun (Allah'ın) kendi sevgisiyle yüklediği bir takım hususlar vardır ki O (kendini sevenleri) çok önceleri seçmiştir. Bunları, mahlukatı yaratmadan evvel bir takım emânetler, fâideler ve beyân ile seçmiştir.
Öyleyse Allah'ı sevmek, kendi nefsinde kalbin sevgiliye yakın olması ile ferâh duyup aydınlanması (istinâre)dir. Demek oluyor ki kalp (bu) mutlulukla aydınlandığında, sevgiliyi zikretmenin lezzetini tadar. Bu hâlde sevgi (kalpte) gâlib ve hâic (hareketli olan) unsurdur, havf ise sevenin kalbine gerekli fakat hâic olmayandır. Ancak her türlü günâha, şehveti (tutkusu) ölmüş, havfın şiddetinin rükünlerini (esas sebeplerini) kavramış ve Allah ile dostluk kalbine yerleşmiş ise başka. (Havf, lazime olmaktan çıkar). Üns (dostluk)un alâmeti şudur; Allah'ın dışındaki her hangi bir şey (ile ilgilenmen)in kendisine ağır gelmesi. Seven, sevgiliye yalvarmanın (münâcât) lezzetini aldığında bu lezzet onun aklını kaplar ve bağlar. Hatta dünyayı ve içindekileri akletmeye güç yetiremez. Âbid Daygam bu sebeple şöyle demiştir: (Ya Rab)! Mahlûkâta şaşıyorum, nasıl oluyor da kalpleri senden başka şeyleri zikre yöneliyor! Ebû Muhammed bana şunu anlattı; Allah Teâlâ, Dâvud aleyhisselâm'a şöyle vahyetti: “Ey Davud! Mahlûkatımın için¬deki sevgim, onların rûhânîler olmalarıdır. Rühâniyette bir alâ¬met vardır ki bu onların gamlı olmalarıdır. Zira ben onların kalplerinin kandiliyim. Ey Dâvud! Kalbine gam karıştırma, zira gam rûhânilerin lezzetinin mirâsını eksiltir. Ey Dûvud! Bana tâlib birini gördüğünde, bana hâdim ol ve zahmetlere katlan ki, yardıma kavuşasın. Ey Dâvud! Bana ulaşan beni sevendir, ben de onu cennetime koyarım.”
|